Gani Met ile Söyleşi

Ganimet (1)

Gani Met, Ankara’nın “cinsiyet kimliksiz” kraliçesi. Seks işçisi. Seks filozofu. Bir yandan Pembe Hayat’ta çalışıyor. Gani Met, kendini, Ankara’yı, transları, geyleri, laçoları anlattığı, kendini muhakkak tekrar tekrar okutan denemeler yazıyor. Kimi zaman eşcinsel hareketi ve feminizmi tartışıyor kimi zaman Türkiye siyaset sahnesini masaya ve hatta yatağa yatırıyor. Bu yazılarını https://ganimeth.blogspot.com.tr ’de topluyor.Uzun zamandır ilgiyle takip ettiğimiz Gani Met’i nihayet şerhh’te ağırlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu söyleşiyi 8 Ekim’de Gani Met’i evinde ziyaret edip önceden hazırladığımız sorular ışığında onunla yüz yüze görüşerek gerçekleştirdik. Gani Met, bazen sorularımızı serbest seyriyle katmanlaştırdı bazen de sorduğumuz şekliyle yanıtlamaktan kaçındı, ama her seferinde soruları bize (ve size) döndürmeyi bildi ve bizi sorularımızın soramadıklarıyla, göremedikleriyle baş başa bıraktı.

 

Sevgili Gani Met, blog yazıların sayesinde yakın çevrendeki arkadaşlarının dışına taşan geniş bir okuyucu kitlesine ulaştın. Senin deneyimlerini, gözlemlerini anlattığın bu yazılar sadece LGBTİ çevresinde değil, Türkçe erotik edebiyata hasret daha genel bir kitlede de önemli bir karşılık buldu, insanlara ilham verdi. Sen kimleri takip ediyorsun, senin ilham aldığın, etkilendiğin yazarlar, şairler, yönetmenler, şarkıcılar kimler?

Odtülü bir arkadaş vasıtasıyla (Erdal) geldin buraya. O Odtülüler benim çok eski dostlarımdır. Özellikle gey hareketiyle bazı sorunlarımın olduğu dönemlerde, sokaktan hareketin dilini pek öğrenemiyorsun, hareketin dilini bilmiyorsun aslında. Sen yalnızca bir orospusun bir yanıyla. Odtü’de çok yürekli çocuklar vardı, onların bana ve trans hareketine çok büyük faydası oldu. Ben de trans olma halini aslında sokak dışında o Odtülülerden öğrendim.

Bu madalyonun öbür yüzü tabiî ki, yoksa sokakta dayak yedim, kaçırıldım, hizmetçilik yaptım, üçe beşe s.k.ştim, hırsızlık yaptım, bir şeyler kullandım. Sen şimdi bana sevdiğim yazarları, şarkıcıları soruyorsun. Bilmem kaç yıl pavyonlarda konsomasyon yaptım ben, dinlediklerim Kahtalı Mıçı ve Dilber Ay. Bildiğim blog yazarı falan yok herhalde. Ben blogun ne olduğunu da bilmiyorum aslında. Odtülülerle ilişkili olduğum dönemde bu blog fikri ortaya çıktı. Entelektüel, okumuş yazmış çocuklar bana bir facebook hesabı aldı; şu anki adresim de öyle bir adres aslında. Üzerine Gani Met yazdılar ve ben orda saçma sapan içip içip yazdığım yazıları yayımladım. Bir gün gel sana bir blog yapalım dediler ve blogun adı da “Abesle İştigal” olsun dediler. Ben de eyvallah dedim ve yazdığım yazıları oraya verdim. Sonra o kişiler gidince bu dönem bitmiş oldu. O yüzden dinlediğim şarkıcılar, pavyon şarkıcıları; hiç yazar falan tanımıyorum, yalnızca Abdurrahman Dilipak var, tanıdığım yazar bir o.  Dünya’yla ilgili sizin düşündüğünüz tarzda şeyleri pek bilemiyorum, keşke bilebilseydim.

Ankaralı bir dergi olarak sana Ankara ile olan ilişkini özellikle sormak istiyoruz. Sen de Ankara’da yaşıyorsun, deneyimlerini anlattığın yazılar Ankara’nın sokaklarında, ilçelerinde geçiyor. Ankara ile İstanbul arasında türlü türlü karşılaştırmalar yapılır; sense çok daha hassas bir mercekle Ankara’nın ilçelerini, semtlerini, mahallelerini birbiriyle karşılaştırıyorsun ve Ankara’nın adeta bir libido haritasını çıkarıyorsun. Yalnızca geceleri kurulan koalisyonlardan bahsediyorsun. Bizi bu haritanda biraz dolaştırır mısın?

Ankara başka bir şehirdir aslında. Politikanın da, sanatın da en iyisi Ankara’da yapılır. Garip ama Ankara bir amele şehridir, emekçi şehridir. Burada yapılan aktivizmle İstanbul’da yapılanları kıyaslayınca, bazen bunlar ne yapıyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Alana gidiyorum bazen, oradaki olayları yazmaya çalışıyorum. Alandayken rehabilitasyon merkezi gibiyim; bir sürü gelen giden oluyor, uyuşturucuyu bırakanlar, ameliyat olmuşlar, olmamışlar… Bir de burada daha rahat yaşıyorum herhalde. Ruhumun konfor arayan yanları da var. İyi bir film izlemek isterim ama son yirmi yıldır bir yatağım dahi yok. Bir evim hiç olmadı; oradan oraya sürüldüm, kaçırıldım. Bu yaşta hala yaşayan bir travesti olarak ben yine de şanslıyım. Benim arkadaşlarımın hepsi öldürüldü. Bakın ben Kürtlerin öldürüldüğüne tanık olduğumu söyleyebiliyorum. Ben kırk beş yaşındayım, bu ülkede kırk beş yıldır Kürtleri öldürüyorlar. Şu ya da bu şekilde. Hele o son Suruç olayı, çok yaktı beni. Suruç’a giden çocuklar bana da uğramışlardı, oyuncak için. Bir orospuda ne gezer oyuncak! O çocukları gördüm, katliamı gördüm. Siz hepiniz, siz de bizi gördünüz, siz büyükşehirdekiler. Sokağınızın köşesinde dövüldüğümüzü gördünüz, gazetelerde okudunuz, korktunuz bizden. Aslında benim yaşadığım cinsellikten korktunuz.

Uzun bir süre Çankaya’da oturdum. Artık oradaki insanlar benle yatmaz oldu. Çünkü hepsi bir iki tur gitti. Orta sınıfın gezindiği bir yer olduğu için, ayak altında bir yer olduğu için Kızılay’ı istedim. Kızılay benim için ideal bir yer. Ben Ankara’da gezebilen bir ibneyim aslında. Herhalde gözüm de biraz karadır. Çılgın bir yanım var. Sallama sopasız gezmedim, yalan yok, ama başka çare de yoktu aslında. Bu ülkede Kürtlerin çok zor yaşadığını bilirim, translar arasında da aktivistler çok zor yaşar. Polis de gelir aktivistine çatar, sokak çetesi de gelir aktivistine çatar. Ben bir şekilde yaşamayı başardım.

Beni nasıl görüyorsunuz bilmiyorum ama ben üçe beşe s.k.len bir şeyim hala. Bir taraftan da beyazlar beni satın alıyor, sürekli tüketiyor. Ben beyaz sınıfın artığıyım, fantezi artığıyım, geliyor, hemen kiralıyor, menisini boşaltıyor, bedensel hazzını sağlıyor ya da üç beş lira karşılığında beni dövüyor, tükürüyor, s.k.yor. Biraz beyazların oyuncağı haline geldik, öyle değil mi? Tüketiliyoruz. Seks işçiliğinin de bir işçilik olduğu meselesine ilişkin olarak söylüyorum. Ben bir yandan solcuyum, böyle hassasiyetlerim de var. Ama seks işçiliği nasıl bir işçiliktir diye de soruyorum. Bu işin çok zor olduğunu biliyorum. Ben dönmeyim ama nereye döneceğimi bilmiyorum. Belki de sorduğun soru bu olmalıydı: Seks işçiliği işçilik midir, değil midir? Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Benim seks hayatım yok. Eğer bu bir işçilikse bu işçilikte feda ettiğim şey, seks hayatım. Bir şeyleri feda ederek çalışıyorsun. Ama evet sendikalaşsın, haklar alınsın, bunun sonuna kadar arkasındayım. Ne dediğimi anlıyorsunuz, değil mi?

Ben kırk beş yaşındayım, artık orta yaşların sonuna doğru yaklaşıyorum. O gecelere aktığım, hızlı yaşayıp bir sürü müşteriyi tokatladığım hallerim yok artık. Piyasadan son hakkımı, payıma son düşeni almaya çalışıyorum ve bu beni yerime oturtturdu. Başka çarem yok, artık bacaklarım taşımıyor. Eskisi kadar gözüm kara değil. Polisler çok fazla dövdü. Senle ben polisten korkumuzu yan yana koyarsak, ben polisi Tanrı gibi görüyorum, cellâdım olarak görüyorum. Dışarı çıkamıyorum artık, o kadar çok kaçırıldım ki. Artık kendimi gece âlemlerinde, partilerde göremiyorum. Biraz yazı yazmaya çalışıyorum. Sürekli çalışıyorum, çünkü aslında masraflarım da çoğaldı. Ben bir dükkânım aslında, yürüyen bir sermayeyim, ailemin sermayesiyim, kocamın sermayesiyim. Yine de hiç param olmadı. Çok kaderci bir şey söyleyeyim mi, hani çok bilinen bir laftır: .m suyuyla gelen sel suyuyla gider derler. Gerçi sadece .m suyuyla gelmiyor, projelerde de çalışıyorum. Ama hiç doğru dürüst param olmadı, hiç evim de olmadı, hiçbir zaman yerleşik olamadım. O kadar çok binadan kovuldum ki. Sevgilim de olmadı. Biriyle olamadım, bir yerden olamadım, bir yerli olamadım.

Pembe Hayat’taki çalışmalarınız nedeniyle, Türkiye’de LGBTİ toplumunun yaşantısını, sorunlarını çalışmak isteyenler belki de ilk sizin kapınızı çalıyor. “Tez Yazma Üzerine Tezler” ve “Beyazları Ayrı Yıkamayın” yazılarında, bir anlamda şimdi bizim yaptığımız gibi sana sorular soran kişilerin kendilerine sorması gereken birçok önemli soruyu sormayı, bilhassa kendi pozisyonlarını sorgulamayı atladıklarını söylüyorsun. Gerek Türkiyeli gerek yurtdışındaki araştırmacıların Türkiye’deki eşcinsellerin ve transların yaşantısını irdeleyen tezlerini, akademik gözlemlerini nasıl buluyorsun? Bunlarda seni en çok rahatsız eden, en sorunlu bulduğun yaklaşımlar neler?

Ben yerimi biliyorum. Bir kere benim hissettiklerimi hiçbir zaman anlamayacaksın. Geliyorsun, bir anda hayatıma giriyorsun. Aslında kendi yapabilirliğini düşünüyorsun. Aslında bu şişko ibne yapabiliyorsa, ben de yapabilirim fikriyle geliyorsun buraya. Aynı organlar sende de bende de var. Bunlar senin açlığının sorunları, bunlar senin köleliğinin sorunları. Ama özgürlük beni çok yordu. Sen çok garantici, çok garantili yaşarken, evet ben götümün keyfini sürüyorum. Çeşit çeşit y.r.klar s.k.yor beni, en iyi çocuklarla seks yapıyorum, ama her şeyin bir diyeti var. Ben bunun için çok şey verdim; bir kimliğimden vazgeçtim, yetmedi; diğer kimliğimi attım, o da yetmedi. Ben ben olabilmek için kendime ateş ederek geldim, sıktım arkama bakmadım. Kendimde bir devrim yaparken senin o köhneleşmiş zihniyetinin sorularının bende karşılığı yok. Kısacası önceliklerimiz çok farklı. Ben yaşamak istiyorum. Akademisyenlerin sorularını genelde komik buluyorum bir kere. Durduğunuz yer komik. Neden bu zulmü çekiyorsun? Bir üniversiteye bağlısın. Aynı zavallılık bende de var aslında; ben de bir örgüte bağlıyım, örgütlüyüm.

Türkiye’de Kürt hareketinin veya genel olarak solun eşcinsellerle olan ilişkisini tartıştığın birçok yazın var. Sen bu konunun tüzüklerle, yönetmeliklerle ancak bir yere kadar gidebileceğini söylüyorsun. “Tüzüğünüzde varız, ama büzüğünüzde yokuz!” çıkışın bu yaklaşımını çok iyi özetliyor. Öte yandan, örgütlü LGBTİ oluşumlarına baktığımızda son zamanlarda genel manzarada bir değişim yaşandığını gözlüyoruz: Türkiye’de muhafazakâr çevreler içinde değerlerinden taviz vermek istemeyen eşcinseller de artık bir araya gelip örgütleniyor. İslam’la ya da Hristiyanlıkla eşcinselliği buluşturmaya, barıştırmaya yönelik bu tarz girişimler Avrupa’da ve Amerika’da LGBTİ hareketinin artık güçlü bir kolunu oluşturuyor, ancak bu ilişkiler Türkiye’de yeni yeni kuruluyor. Örneğin, geçtiğimiz aylarda AK-LGBT gibi bir oluşum gündeme geldi. Bağlılıklarını ilan ettikleri parti de genel olarak örgütlü diğer LGBTİ yapılanmaları da bu oluşumu pek ciddiye almadı. Sence bu tarz oluşumlarla nasıl bir ilişki, diyalog kurmalıyız? 

Etrafımda çok sayıda insan Hristiyan olarak tanıtıyor kendini. Müslüman değilim demek, Hristiyan olmayı gerektirmez. Dine çok ihtiyaç duyuyorsan, zaten Ortadoğu’da yaşamışsın, büyümüşsün. İslamiyet senin ruhuna kadar işlemiş. Sen dini reddetsen bile, İslam’a ilişkin öğrendiklerin seni yüzde yirmi beş Müslüman yapar. İnsanları durduran, körleştiren bir tavır bu: sen özgürlüğü bir şeylerin içinde arıyorsun ama neden onun içine dahil olasın ki? Bir şeye dahil olacaksın ve orada özgürlük arayacaksın, bir kitabın içine gireceksin ve orda özgürlük arayacaksın kendin için. Ama o kitabın kapağı var, sayfaları var, kuralları var, orda neyin özgürlüğünü arayacaksın ki?

“Tüzüğünüzde varız ama büzüğünüzde yokuz” lafını “Kürdün İbneyle İmtihanı” diye bir yazımda söylemiştim. Sonra bazıları orada Kürtfobi gördüler. Orada Kürtfobiyi nasıl gördünüz? Benim bu ülkede İslamofobi, Kürtfobi, Türkfobi üretme gibi bir kapasitem var mı ki? Ben üç kuruşluk bir ibneyim, benim bütün bunları üretme cesaretim olabilir mi? Hepsi için geçerli bu. Yüzde doksan bilmem kaçı Müslüman olan bir ülkede, bu halimle İslamofobi üretebilir miyim? Kürtler iş bulamayan, ikinci sınıf vatandaşlar olarak küçük küçük güç odakları oluşturmuşken, hiç söylediklerimi yanıma bırakırlar mı? Türkler için ne söyleyebilirim ki; bayrakları, bilmem kaç yüzyıllık tarihleri var, benim gibi uyduruk bir ibneyi Türkler hiç konuşturur mu? O yüzden ben bunların fobisini de üretemem.

Ben bir ibneyim ve burada canlı kanlı bir Kürt hareketi var, Ortadoğu’nun belki de tek kurtuluşu. “Tüzüğünüzde varız büzüğünüzde yokuz!” demiştim, ama durum böyle değil mi kardeşim? Evet, HDP benim için tek parti oldu, bana başka hiçbir şans tanımadı. Eğer ben trans varlığımı kabul ediyorsam, HDP’ye oy vermek zorundayım. Kendini tek parti olarak sunarken beni tüzüğüne de aldı eyvallah, çünkü diğerlerinin tüzüğünde de yokuz. Ayrımcılığa ilişkin maddeleri tüzüğünde cillop gibi sıraladı. HDP çok akıllı ve genç bir parti, ama sonuçta bir parti. Anlatabiliyor muyum? Ben oyumu HDP’ye verdim, bilmem kaç yıldan sonra oy verdim. Binlerce ibneyi içine aldı, bu hiç de azımsanacak bir şey değil. Eskişehir’de birini altıncı sıradan aday gösterdiler. Eyvallah, ama ibneler bir yarık bulunca orayı yarar, içine girer, delerler. Tüzüklerinde olmamız, onların zorunlu olarak bizim için tek parti olması demek.

Benim için aslında bir partiyi desteklemek çok utanç verici bir şey, dürüst olmak gerekirse. Kendi adıma partili falan olmayı, bir yere ait olmayı utanç verici bir durum olarak görüyorum. Ama şu anda başka çarem yokmuş gibi hissediyorum, tek partili dönemde gibi hissediyorum kendimi. Elbette partilerin bizi tüzüklerine almaları bizim için bir onurdur, bir gün büzüklerine de alırlar. Biz bu konuda ibneler olarak deneyimliyizdir. İki tane travesti parti binasında salına salına yürüse fena mı olurdu? Sonuçta Kürt hareketi yine de erkek bir hareket yani, kızmayın bana. O erkekliği de biraz kırmaz mıydı? Ne vardı başka, saçma sapan bir sürü sorunuz vardı, neydi onlar?

Bu tanınma siyaseti çerçevesine sadık kalarak bir grup soru daha sormak istiyoruz. Batı’daki laik hukuk sisteminin bir anlamda dini temellerini ifşa ettiğini söyleyebileceğimiz eşcinsel evlilik yasağı Avrupa ve Amerika’da artık adım adım kalkıyor. Geçtiğimiz aylarda Amerika eşcinsel evliliklerini, uygulamada hala sıkıntılar olmakla birlikte, federal düzeyde tanımaya başladı. Örgütlü oluşumların yürüttüğü bu tanınma ve entegrasyon politikalarını genel olarak nasıl değerlendiriyorsun? Batı’daki aktivistlerin ajandalarında evlilik eşitliliği, aile kurma hakkı uzun zamandır en üst sırada yer alıyor. Bunu sence Türkiye’deki örgütlü LGBTİ oluşumları da gündemine almalı mı? Bu evlilik eşitliği söylemini ne kadar özgürleştirici bulduğunu merak ediyoruz, sence bu söyleme sahip çıkmalı mıyız ya da ne kadar sahip çıkmalıyız?

Evlilik bence şöyle bir şey: birinin bir başkasını köle etmesi. Kadın erkek ilişkisinde kadın köle oluyor; ibne ilişkilerinde de ikisinden biri, mesela Avrupa’da Ortadoğulu olan köle oluyor. O kurumda bir köle ilişkisi var bence. Yoksa o ilişki bence çok yürümüyor, orada hastalıklı bir doku var. Ama işte geylerin hevesleri var, özellikle Ortadoğulu ibneler çok istekliler, gelinlik versen giyerler. Ben evlilikten öyle çok anlamam ya. Neden evleneyim ki? Sanki doğru bir şey varmış da o modelin tekrar tekrar aynısı oluşturuluyor. Ortadaki şey aslında mutsuzluğun kaynağı. Aile askerin ocağıdır, asker orada büyür. Yani sevişmek için evlenmemize gerek var mı? Ben çeyiz falan da istemiyorum, üçe beşe veriyorum. Evlilik falan, boş işler. Üstelik bir Ortadoğu gerçeği var, burada süreç başka işliyor. Ortadoğu’da kadın özgürlüğü sorunu var, burada kadınlar özgürlük mücadelesi veriyorlar, bazıları silah da tutuyor. İbneler zor durumda, öldürülüyor, boğazlanıyorlar. İbneler gizli burda, sinemaların içinde s.k.şiyorlar, hamamlarda vuruşuyorlar, internet köşelerinde mağdur oluyorlar. Dönmelerin akıbeti belli. İnsanlar nefret cinayetlerine kurban gidiyor. Ortadoğu’da durum böylesine farklıyken, evliliği neden hayal etsin? Sonra burada Kürtler var. Ben kırk beş yaşındayım, hayatım boyunca bir Kürt katliamına tanıklık ettim. Burada herkes var olmanın derdinde. Bence bu ülkenin kurtuluşu trans hareketiyle olacak. Size çok komik geliyor olabilir ama sistemin biraz dönmesi lazım; her şeyi biraz döndürmek gerekiyor. Öyle değil mi? Kadınları da döndürmek lazım, erkeklerin erkek egemenliğini yok edip döndürmek lazım, Türklerin Kürtlerle beraber yaşamak zorunda olduklarını anlayıp dönmeleri lazım, sistemi döndürmek lazım. Sen o zaman benimle yaşamayı öğreneceksin. Çünkü sen daha kendi ülkende etnik kimliği farklı olan insanlarla birlikte yaşamayı öğrenememişsin.

Son olarak, aktivist çevrelerin benimsediği kimlik ve yönelim terminolojisinin gündelik hayatta benimsenmesi ile toplumsal özgürleşme arasında nasıl bir ilişki gördüğünü merak ediyoruz. Söz gelimi, bütün bu kategoriler konusunda son derece bilgisiz ve bilinçsiz olup eşcinsellerle ya da translarla rahatça birliktelik yaşayan erkekler, eşcinsel hareket içinde zaman zaman kendiyle yüzleşmesi gereken, kendine ve çevresine açılması gereken, en önemlisi bütün bu kimliksel ayrımlar konusunda bilinçlendirilmesi gereken, yardıma muhtaç ama eşcinsel hareketin de güçlenmek için de yardımına muhtaç olduğu bir grup olarak görülür. Bu yaklaşıma katılıyor musun, yani eşcinsel hareket öncelikle kimlikler ve yönelimler konusunda bir bilinçlendirme hareketi mi olmalı? Senin pratik ettiğini söylediğin “leş politikaları” kapsamında bu kimlik ve yönelim kategorilerinin gündelik hayattaki yeri ne?

Benim pek trans olduğum söylenemez, korsan travestiyim. Translar benim trans kimliğimi kabul etmezler; kadınlar benim kadın kimliğimi kabul etmezler; pek gey de değilim sanırım; bilemiyorum, yani aslında korsan travestiyim. Travestilerin arasında daha rahat huzur bulduğum için ve seks işçiliğini öğrendiğim için buradayım. Yoksa travesti de değilim pek. Travestinin ne olduğunu da bilmiyorum. Böyle yönelimler falan bana çok anlamsız geliyor. İnsanın yönelimi mi olur ayol? Sevişeceği bir şey bulur bu koduğumun dünyasında. İnsan sevişir ya da sevişmez. Modern hayat hastalıklı bir hayat ve heteroseksüel bir dünya kuruyor, bir ibne dünyası kuruyor. Bunların normları var, değerleri var, bayrakları var, sınırları var. Bütün bunları oluşturuyor. Sen de onlardan birinin içine girmeye çalışıyorsun. İnsan s.ken ve s.ktiren bir şeydir, erkek egemen bir dille konuşursak. Çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz. Sen kuralları kendi kafanda koyarsın, bunlar hastalıklı kurallar. Miadı dolmuş normlar üzerinden kendine bir yer bulursun, bence bu biraz hastalıklı. İnsan bir şekilde sevişeceği bir partner bulur. İnsanın kendisini bir şey gibi hissetmesi gerekmiyor, kendisi gibi hissettiğinde zaten sorun çözülmüş oluyor. Aksi taktirde başlıyor sorunlar. Kendimi gey gibi hissediyorum, erkek gibi hissediyorum, heteroseksüel gibi hissediyorum, kadın gibi hissediyorum; ay bunlar ne ayol, neyin bayrakları bunlar, kim taşıyor bunları? Bu bayrakların sapı hep bize giriyor.

 

Söyleşi: Emre Koyuncu