“Fark ve Tekrar” üzerine.

Burada P. Burcu Yalım ile birlikte çevirdiğimiz Fark ve Tekrar’ın 17 Temmuz 2017’de Riverrun’da gerçekleştirilen takdim buluşmasında yaptığım kısa sunumun notlarını paylaşıyorum.

***
Fark ve Tekrar’ın meşgul olduğu felsefi problemleri burada hakkıyla irdelememiz mümkün görünmüyor. Ancak bu buluşma vesilesiyle kitabın Deleuze külliyatı içindeki özel karakterine ilişkin birkaç gözlemimi paylaşmak isterim.

1- Fark ve Tekrar’ın göze çarpan ilk özelliği, felsefe tarihinde ilişki kurduğu alanın son derece geniş olması. Deleuze, Aristoteles’ten Duns Scotus’a, Nietzsche’den Heidegger’e, Spinoza’dan Kant’a, Alman idealizminden fenomenolojiye pek çok filozof ve felsefi geleneği yorumluyor ve bunlar arasında pek de alışılmadık bağlar, yakınlıklar kuruyor. Kitabın bölümleri arasında çok yoğun bir etkileşim olmasına rağmen, bölümlerin genel bir anlatı içinde birbiriyle ilişkilendirilmesi son derece güç. Kitap bir tez olarak kurgulanmışsa da katı bir organizasyonu benimsemediği görülüyor. Bölümler arasındaki geçişler kitaba, Deleuze ve Guattari’nin daha sonraki dönemlerinde tedavüle soktuğu bir kavramı kullanacak olursak, rizomatik bir nitelik kazandırıyor. Fark ve Tekrar’ı okumayı zor, ama bir o kadar cazip kılan işte bu rizomatik örüntüsü.

2- Bu kitabın temel itibarıyla yeni bir metafizik girişimi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Deleuze’ün başlıca gayelerinden biri, farkın metafiziğini sunmaktır: özdeşliğe ya da Aynı’ya tabi kılınmamış, genetik bir ilke olarak Fark. Deleuze’ün kimi röportajlarında kendini saf metafizikçi, meşguliyetini de en geleneksel anlamda felsefe olarak tanımlamakta ısrar ettiğini göz önünde bulundurursak, bu kitap Deleuze külliyatının temel taşlarından biri olarak öne çıkacaktır. Yine de Fark ve Tekrar’ı felsefe tarihine eklemlemeyi kolaylaştıracak tanımlamaların (farkın metafiziği, içkincilik, ampirizm) kitabın özgün manevralarını, tezlerinin radikalliğini ve Deleuze’ün yaptığı şeyin belli bir açıdan hiç de geleneksel anlamda felsefe olmadığı gerçeğini gölgeleme tehlikesi ve aslında Deleuze düşüncesini bir nevi vasatlaştırma, sıradanlaştırma, uysallaştırma riski taşıdığını düşünüyorum. Önerim, Fark ve Tekrar’ı yargının bir eleştirisi ve hatta reddi olarak okumak: en genel anlamıyla yargıya, hem epistemolojik yargılara hem de ahlaki yargılara karşı, “yargının ötesinde bir felsefe” önerisi. Yargı eleştirisinin Deleuze’ün en uzun soluklu, neredeyse bütün çalışmalarını kateden problemi olduğunu söyleyebiliriz. Deleuze’ün ölümünden iki yıl önce, 1993’te yayımlanan Kritik ve Klinik’te bu problem Artaud’dan aldığı ilhamla belki de en net formülasyonunu bulur: “Yargının İşini Bitirmek İçin”. Fark ve Tekrar’ı da yargının işini bitirmeye çalışan, yargı defterini kapatmaya çalışan bir metafizik önerisi olarak okuyabiliriz. Dogmatik düşünce imgesi de zaten yargı modelinde kristalleşmiyor mu? “Yargının ötesinde felsefe”: bu elbette çok tehlikeli, Deleuze’ü “her şey uyar”cı bir konum almakla itham eden en banal eleştirilerde karşımıza çıkabilecek türden bir formülasyon. Ancak, geldiğimiz noktada, Deleuze’ün özgünlüğünü, içkinlik kavramının pırıltısını görebilmek için bu tür riskleri almanın gerekli olduğunu düşünüyorum: munis bir fenomenolog değil, yırtıcı bir metafizikçi olarak Deleuze için. Nietzsche’nin iyiliğin ve kötülüğün ötesinin, iyinin ve kötünün ötesi demek olmadığı üzerindeki ısrarı bu noktada bize yol gösterebilir.

3- Bu kitabın bir diğer özelliği, Deleuze’ün ekseri övgüyle andığı Spinoza ile ilgili birtakım olumsuz değerlendirmeler barındırmasıdır. Spinoza’nın, Deleuze külliyatında, felsefede açtığı çığırlardan ziyade yetersizlikleriyle anıldığı nadir yerlerden biridir bu. Deleuze’ün Spinoza ile arasına koyduğu bu mesafenin burada görünürlük kazanmasını, bilhassa Türkiye’de Deleuze’ün Spinoza’ya indirgenmeye yüz tutmuş olması itibarıyla, önemli buluyorum. Bu Spinozacı indirgemenin bir diğer yüzü de, doğal olarak, Deleuze’ün bayağı bir Hegel karşıtlığıyla tanımlanması oluyor. Deleuze’ün Spinoza’ya yönelik övgülerinin ve Hegel’in diyalektik kavrayışına getirdiği keskin eleştirilerin elbette bu yorumlarda önemli bir payı var. Ancak Deleuze’ün bir filozof kadar, bir öğretmen rolünü de üstlendiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Deleuze’ün filozoflarla ilgili bu tür keskin pozisyonlar aldığı yerler daha ziyade kendi konumunu daha anlaşılır kılmaya yönelik pedagojik manevralar olarak görülmelidir. Deleuze’ün Batı felsefesi tarihinin yerleşik temalarından biri olan Spinoza-Hegel kutuplaşmasında, basitçe Spinoza’yı sınırsızca olumladığı, Hegel’i de sınırsızca reddettiği bir pozisyon aldığını söylemek, Deleuze’ün genel olarak bu yerleşik problemler karşısında aldığı özgün konumları gözden kaçırmaya tekabül edecektir. Deleuze’ün Spinoza’ya yoğunlaştığı eserlerinde dahi Spinoza külliyatı içinde spesifik bir bölüme odaklanması, korumak istediği mesafenin işareti olarak alınabilir. Fark ve Tekrar özelinde ele alacak olursak, kitabın teksesliliğin tartışıldığı ilk bölümünde Spinoza, Scotus’tan sonra, teksesliliğin ikinci durağı olarak sunulur. Deleuze’e göre Spinoza, “teksesli varlığı nötr veya farka kayıtsız olarak düşünmek yerine, onu saf bir olumlamanın nesnesi haline getirir” (s. 68). Ancak Deleuze, Spinoza’nın kaydettiği bu ilerlemeyi yeterli bulmaz, zira Spinoza’da “töz ile kipler arasında yine bir karşılıklı kayıtsızlık kalır” (s. 69). Özdeşliğin fark etrafında dönmesi, varlığın bizatihi oluş olarak kavranması için gerekli olan adımı, seçici bir karakter kazandırdığı ebedi dönüş kavrayışı ile Nietzsche atacaktır (s. 69). Spinoza’da tekseslilik olumlanmakla kalmıştır, halbuki Nietzsche’de fiilen gerçekleşir (s. 70). Buradan çıkacak sonuç, en üst mertebeye Spinoza yerine Nietzsche’nin koyulduğu ya da Deleuze’ün Nietzsche’yi bütünüyle ve olduğu gibi onayladığı da olmamalıdır çünkü Deleuze, gerek ebedi dönüş gerekse de güç istenci kavramına getirdiği yorumlarla, alışılmadık, bambaşka bir Nietzsche çıkarır karşımıza. Deleuze’e göre, Nietzsche’nin güç istenci kavramı katiyen “güç istemek” anlamına değil, “tam aksine, ne istenirse istensin, onun “n’inci” kuvvetini almak” anlamına gelir (s. 27). Deleuze güç istencini, ebedi dönüşün Özdeş’in geri döndüğü bir süreç haline gelmesini önleyen bir tür sınav olarak takdim eder.

4- Bu konuşmada, Fark ve Tekrar’ın bilhassa Kant’ın kritikleriyle diyalog içerisinde ve Kant’ın aşkınsallık fikrine yaptığı müdahaleler açısından okunması gerektiğini öne sürmüştüm. Şu an için bu iddiayı örneklendirmeyi ve gerekçelendirmeyi daha etraflı bir başka yazının konusu olarak erteliyorum. Esasında, Deleuze’ün çekincesiz bir Spinozacılık ya da toptan bir Hegel karşıtlığı eksenine sıkıştırılmasının görünmez kıldığı manevralardan biri de Deleuze’ün Kant felsefesiyle kurduğu incelikli ilişki. “Aşkınsal ampirizm”: Deleuze’ün bu tuhaf formülasyonu onun Kant ile olan münasebetini anlamanın anahtarı olabilir.

Emre Koyuncu.