Şerhh fanzinden: Ulaş Özdemir, “Her Yolun Sonunda Bir Liman: Maraş’tan Marsilya’ya Bir Forabandit’in Serüvenleri” (Tam Metin)

2009 yılında, aslen Hataylı bir Nusayri olan ve Marsilya’da yaşayan arkadaşım Nil Deniz’in önerisiyle, trubadur ve âşık müziklerini bir araya getirmek üzere bir projeye dahil oldum. Nil’in amacı, Sublimes Portes adını verdiği, İstanbul, Marsilya ve Hamburg şehirlerinden, yani üç kadim limandan müziyenleri bir araya getiren bir müzik ağı kurmaktı. Bizim projemiz, bu ağın ayaklarından birisi olarak başladı. Burada anlatacaklarım, Nil’in projesiyle bir araya gelen üç müzisyenin, limanlar arasındaki macerasından dip akıntılar olarak okunabilir…

Nil’in projesinde, ikisi Marsilya’da, birisi İstanbul’da yaşayan üç müzisyen bir araya geliyordu: Fransa’nın güneyinde, komünist işçi kasabası Port de Bouc’ta doğan ama ailesinin kökeni Polonya’ya kadar uzanan Sam Karpienia, Oksitan 1 dilinde müzik yaparak bu dilin en önemli müzik gruplarından Dupain ve Gacha Empaga ile Fransa’da kayda değer bir üne sahipti. Yine Güney Fransa’da doğan, annesi Fransız, babası İranlıolan Bijan Chemirani ise İran müziğinin geleneksel vurmalı çalgısı zarbı (tombak) tüm dünyaya duyurmuş Chemirani ailesinin en küçük ferdi olarak sayısız müzisyenle yaptığı çalışmalarla dünya çapında tanınmış genç bir ritim ustasıydı. Maraş doğumlu bendenize gelince, Türkiye ve yurtdışında pek çok müzisyenle yaptığım çalışmada, Alevi müziğine günümüzde yeni bir soluk getirmek çabasında olan bir müzisyendim. Diğer yandan film müzikleri alanında karınca kararınca ilerlemeye çalışıyordum.

Aslında hikayeyi biraz geriye alırsak, Marsilya’ya ilk gidişim yine Nil’in aracılığıyla 2008 yılında olmuştu. Nil’in eşi, yazar, editör (ve şu anda Marsilya MuCem’in direktörü olan) Thierry Fabre’nin uzun yıllardır düzenlediği İbn-i Rüşd Günleri’nde (Rencontres d’Averroès) yer alan Türkiye oturumlarında geleneksel Alevi müziği dinletisi yapmıştım. Thierry’nin, dinler ve kültürler arası diyalog için çok önemsediği (bana hep Braudel’i hatırlatan) Akdenizlilik vurgusu bu toplantılardan sonra kafamı daha çok meşgul etmeye başladı. Hatta birkaç yıl sonra Albert Camus temalı tartışmalardaki kavgalar, bunun çok da kabul görülmeyen bir durum olduğunu düşündürmüştü. Fransa’da Cezayir meselesini konuşmak hâlâ tabuydu, Akdenizli olmak yetmiyordu… Konumuza geri dönersek, aslında Sam’le karşılaşmamız o dinletilerden birinde oldu. Tabii orada sunduğum repertuar, en geleneksel haliyle, yerde oturarak dede sazımla çaldığım Maraş deyişlerinden oluştuğundan, Sam’in ilk kez karşılaştığı bu müziği anlamasını da epey zorlaştırmıştı.

Sam’le tek ortak yanımız, ikimizin de Bijan’ı evvelden tanımamızdı. 2009’da bir araya geldiğimiz ilk günden bu yana sayısız badireler atlatmış bir grup olarak, aramızdaki en sessiz, sakin müzisyen olan Bijan’ın, başından itibaren ikimiz arasında kurduğu balans, müzik içinde olduğu kadar müzik dışında da sağlam temeller üzerinde yükselmemize zemin hazırladı. (Kaldı ki, müzik dışı dediğimiz alan da müziğe dahil değil mi, ki?)

Trubadur ve Âşıkların İzinde

Şu cihan zindan mıdır dünya mıdır bilmem nedir
Şer midir mahşer midir kavga mıdır bilmem nedir

Nil’in projesini gerçekleştirmek üzere bir araya geldiğimiz Marsilya’daki ilk buluşmamızda, geleneksel Alevi müziğine hepten dalmış olan ben, müzik hayatı boyunca rock’a meyil etmiş Sam ve ikimiz arasındaki Bijan’la ilk ortaya çıkardığımız ürünlerin bir kısmını, kendi müzik geleneklerimizden eserler olduğu bir süre sonra çalmamaya başladık. Yani daha en baştan derdimizin, güzel halk şarkılarını bir araya getirip “kardeşlik” temasıyla çalmak veya sunmak olmadığından emindik. Ancak geleneksel kaynaktan gelse bile, birlikte geliştirdiğimiz şarkıları uzun dönem konserlerde çaldıktan sonra ilk albümümüzü de kaydettik. “Neydik Biz”, “Engabiolat”, “Amor de Luenh”, “Madem Dilber” bu şarkılardan bazılarıydı. Şüphesiz, ilk günden itibaren her çaldığımızda yepyeni formlara giren bu şarkılar, bir “proje” olarak başlayan çalışmamızın, bir “grup” olarak devam etmesinde önemli bir rol oynadı. Onların tutkalı, aramızdaki ilişkiyi de sağlamlaştırdı. 2009 ve 2010 yıllarında, Marsilya ve İstanbul’da birkaç kez bir araya gelerek, geleneksel Trubadur ve âşık şarkılarından yola çıkan eserlerimizi dinleyicilerle paylaştık. Bu dönem aynı zamanda birbirimizin dünyasını tanımak ve anlamak için, sonrasında hep anacağımız değerli bir sürece dönüştü. Aynı dönemde, müzik yapmaktan çok film, kitap, müzik paylaştığımız, çeşitli konular üzerine tartıştığımız, hatta zaman zaman derin kavgalara giriştiğimiz söylenebilir. Bu tansiyon, yavaş yavaş Forabandit’e dönüşen bir müzik serüvenini hazırlıyordu. Hatta tüm çalışmalarımızın bu tansiyondan beslendiği söylenebilir. Asıl mesele onunla yol alabilmeyi öğrenmek oldu sanıyorum, sonrası kendiliğinden geldi…

Tabii bu tansiyonu belirleyen en önemli durum, Sam’in “lost in translation” olarak vurguladığı, başından bu yana kendiliğinden gelişen çok dilli yapımızdı: Marsilya aksanıyla (yani Fransızlara çok kaba gelen bir aksanla) Fransızca konuşan,(ama günlük hayatta çok az kimsenin konuştuğu) Oksitan dilinde şarkı söyleyen Sam’in yarım yamalak İngilizce’sinin tam tersine,“temiz” bir Fransızca ve İngilizcesi olan, ancak “babadili” Farsçası pek olmayan Bijan’ın yanında, fena olmayan bir İngilizce ve biraz Farsça’ya sahip olan benim, zaman zaman birbirimizi anlamamızı zorlaştıran bir dil sıkıntısıyla karşı karşıya olduğumuz açıktı. Bu durumda ortaya çıkan tansiyonu kendi lehimize çevirme çabası bize bir başka kapı açtı: Üçümüz de hiç bilmediğimiz dillerde şarkı söylemeye başladık; ben Oksitanca, Sam Türkçe ve Kürtçe söyledi. İkinci albümde Farsça sözler devreye girdi. Bu perspektif, önümüzdeki çalışmalarda, bilmediğimiz ama merak ettiğimiz pek çok dile (Arapça, Ermenice, vb.) bizleri sürükleyecek yeni bir dinamik yarattı. Demek ki çeviride kaybolmayı yeni bir müziğe dönüştürmek mümkünmüş!

2011 yılında, yine Marsilya merkezli, Fransa’nın belki de en kapsamlı sanat kooperatifi Full Rhizome’dan arkadaşların teklifiyle, iki yıldır sürdürdüğümüz çalışmaları bir albümde toplamaya karar verdik. Bu amaçla, Fransa’daki sanat çalışmalarında çok yaygın olan “residency” mekanlarında, belli dönemlerde kapanarak yeni çalışmalar üzerine yoğunlaştık. Daha evvel belirttiğim müzik yapmaktan çok konuşmak süreci, yine daha baskın geldi. Bu dönemde, tek tek şarkılara odaklanmak yerine, bizleri ilgilendiren, heyecanlandıran, üzerine düşünmemizi sağlayan çeşitli temalar, hikayeler, anektodlar, şiirler, dizeler vb.kaynaklar üzerine eğilmeye başladık. İlk albümdeki tüm şarkılar böyle biçimlendi. Örneğin Ermeni tehcirinde Marsilya limanına gelenlerin yaşadıkları, 1938’de Dersim’den kaçıp Marsilya’ya gelen Haydar’ın hikayesi, Kathar şövalyelerinin maceraları, Marsilya ve Türkiyeli devrimcilerin benzer yaşam öyküleri bizleri heyecanlandırdı. Diğer yandan Alevi-Bektaşi inancının Hz. Hüseyin’den bugüne uzanan “duruşu” ve bunun edebiyata yansıması, Ortaçağ’da Katharların yaşadıklarının Trubadur şiirindeki izleri müziğimizin asıl zeminini oluşturdu.

Şarkıları hazırlarken, temalara her zaman aynı perspektiften yaklaşmadık: Hapishaneleri anlatan “Engabiolat”ta Sam, mental hapishanelerden bahsederken, benim söylediğim sözler, Âşık Seyrani’nin (1807-1866) bu dünyanın bir hapishane olup olmadığını sorguladığı dizelerdi. “Vesionari” şarkısında, Kaygusuz Abdal (14. yüzyıl), hayvanların dünyasından mistiklere ironik bir selam gönderirken, Sam’in Fernando Pessoa’dan esinlenen sözleri “ey mistik, gördüğünün arkasında daha ne arıyorsun” diye soruyordu. Dolayısıyla şiirler üzerine kurulu farklı bakış açıları, müziğin formunun ortaya çıkmasında etkili oldu; bunlar, kimi zaman atışmaya dönüştü, kimi zaman ise tek bir soluğa…

Sanıyorum şiirle olan ilişkimiz, şarkılarımızda 5, 7, 9, 10, 15 gibi farklı zamanlarda ritim kalıplarını kullanmamıza, sürpriz motif değişimlerine, güçlü bir dinamik dalgalanmasına yol açtı. Dolayısıyla Forabandit’in kendine özgü müzik dili, “söz”le kurduğu diyalogla şekillendi. Bununla birlikte, tematik perspektif, Paris komününde aktif bir rol alan, Oksitan şiiri savaşçılarından Clovis Hugues (1851-1907) ile otuz yıldır Almanya’da sürgünde yaşayan Ozan Emekçi’yi; kadın ozan (trobaitriz) Clara d’Anduze (13. yüzyıl) ile kadın âşık Güzide Ana’yı (18. yüzyıl); Oksitan şair Jorgi Reboul (1901-1993) ile Maraşlı Âşık Meluli’yi (1892-1989); Pir Sultan Abdal’ın (16. yüzyıl) deyişiyle ile Kathar ağıtının doğal bir yolla bir araya gelmelerini sağladı.

Şair Bir Eşkıya

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

İlk albüm çalışmasındaki en önemli dertlerimizden birisi, “eşkıya” kavramı üzerine yaptığımız tartışmalar, paylaşımlar oldu. Bu kavram, ilk abümde “zahiri” olarak yer almasa da, “batıni” olarak her şarkıda yerini aldı. Özellikle Sam’in sözlerini yazdığı, benim de eşlik ettiğim Oksitanca “Paur” şarkısı, bu kavramın toplumsal olarak sadece geçmişte kalan bir mesele olmadığını, günümüzde halen yaşadığını da vurguluyordu. Şarkıyı yazdığımız dönemde, 2011 yılı Haziran ayında, Hopa’da başbakana karşı yapılan protesto gösterilerinde öldürülen Metin mLokumcu’nun, bizzat başbakan tarafından “eşkıya” olarak tanımlanmasının ardından, Lokumcu’nun cenazesinin “Hepimiz Eşkıyayız” diye sahiplenilmesi, “Paur”da üzerine eğildiğimiz meselenin ne kadar güncel olduğunu gösteriyordu. Bu şarkıyı Lokumcu’ya adadık. Diğer yandan şarkı içinde geçen, Âşık Dertli’nin “Aşk ile tığlar çekip münkire karşı durmuşuz / Ol sebepten kavm-i süfyan eşkıya derler bize” dizeleri ve (yine devlet yetkilileri tarafından “eşkıya” olarak adlandırılan) Dersim’de, Koçgiri’de öldürülenler için Sey Qaji’nin yazdığı Zazaca dizeler, dünyanın tüm coğrafyalarında dışlananların ortak kaderini gösteriyordu. Sam’in sözleriyle söyleyecek olursak, bizim için “eşkıya, katil değil şairdir” diyen şarkılar yapmaya çalışıyorduk.

İlk albümün şarkıları ortaya çıktıkça, artık bir grup olarak devam etmenin zamanı geldiğinin farkındaydık. Ancak henüz grubun bir adı yoktu. Müslüm Gürses’in “Adını Sen Koy” dediği gibi iş başa düşmüştü. O dönemde nedense aklıma, Latince toprak anlamına gelen terra kelimesi ve pek çok dilde eşkıya manasına gelen bandit ya da banditto gibi kelimeler geliyordu. Bunları Sam’e aktardığımda, Oksitanca eski bir kelime olan forabandi’nin çağrışım yaptığını söyledi. Kelimenin manasına baktığımızda, başından bu yana derdimiz olan her şeyi kapsıyordu: Dışlanan, ötekileştirilen, sürülenlere bin selam… Ancak kelimeye bir oyun yaparak, kimilerin for a bandit olarak okuduğu, oysa bizim tamamen kelimenin ilk anlamına gönderme yaptığımız, fakat içinde bandit vurgusunun da kalmasını istediğimiz Forabandit’te karar kılmamız çok kolay oldu.

Albümün kayıt ve yayın süreci ise epey hızlı gelişti: Marsilya’ya birkaç saat uzaklıktaki Carpenter’de yer alan ve eski bir müzisyen Manfred Kovacic’in sahibi olduğu Studio Vega, Noir Desir’den Renaud’ya, Les Négresses Vertes’den Zebda’ya kadar sevdiğimiz sayısız müzisyenin albümünü kaydettiği bir stüdyoydu. Vega, özellikle EMI TG-1234 konsoluyla, Abbey Road stüdyolarında Beatles başta olmak üzere yine sevdiğimiz pek çok grubunun albümlerini kaydettiği analog ses sistemine sahip olan dünyadaki sayılı stüdyodan birisiydi. Canlı olarak kaydettiğimiz ilk albümde, tamamen üçümüzden çıkan sound’un karşılık bulmasını istediğimizden, “kuru” bir atmosferde, “parlatılmış” hiçbir şey olmadan kendi soluğunu ortaya çıkaran bir Forabandit vardı. Manfred Kovacic, Vega’daki ilk albüm tecrübemizi şöyle özetliyordu: “Kadife kaplı iki semavi küre, postmodern Oksitanya ve Türkiye buluşuyor, nikâhlarını ikisinin ortasındaki İran-Marsilya ekseni mühürlüyor. Vega, gökyüzünü cesaretle buyur eden bu müzisyenlere, Forabandit’e evsahipliği yapmaktan onur duyuyor.”

Bu arada Sam’in çaldığı mandola, mandolin ailesinin iki numaralı çalgısıydı. Ortaçağ’da Trubadurların çaldığı bu çalgı, günümüzde daha çok Cezayir’deki Chaabi müzik yapanlar arasında popüler olmuştu. Ancak Fransa’da giderek yaygınlaşan bir ilgi görüyordu. Sam, bizim proje için Ortaçağ’daki akort sisteminden etkilenerek çalgıyı bağlamayla birlikte icra edilecek şekilde mandocello akort sistemiyle çalmaya başladı. Bijan ise geleneksel zarb çalgısının yanına bendir, def (daf) kahon (cajón), darbuka, bas darbuka gibi çalgılar ekledi; hatta yeri geldi, yeni tınılar bulmak üzere zarbı alüminyum folyo ile kapatarak çaldı. Benim çaldığım bağlama ise, uzun saplı, bağlama düzeninde çalınan, ancak telleri normal bağlamaya göre kalınlaştırılmış bir sazdı. Stüdyo kayıtlarında ona cura eklendi.

İlk albümün kapak ve kitapçık tasarımında öne çıkan resimler ise, 2011 yılında kaybettiğimiz ressam Kağan Güner’in, 2010 tarihli “Anadolu Büyüleri” sergisinde yer alan resimlerden detaylardı. Kağan’ın birer şaman büyüsü olarak hazırladığı bu resimledeki renk cümbüşü ve katmanlı doku, Forabandit’in müziğinin ortaya çıkışındaki dertlere derman arama sürecine benziyordu: Kağan, belki de bu resimlerdeki detaylarda, Forabandit’in şarkılarında yer alan sürpriz değişimlere selam ediyor, bunları birer büyüye çeviriyordu.

Yeni Limanlar, Yeni Sesler

Her yolun sonunda bir liman
Kimine derman kimine iman

2012 yılı, Forabandit’in ilk albümünün yayınlandığı ve en çok konser verdiği yıl oldu. Marsilya ve İstanbul yolculuklarına, Selanik, Beyrut, Cezayir gibi limanlar eklendi. Bunların yanı sıra Paris, Köln gibi sayısız Avrupa kentinde çalma fırsatını bulduk. Her yeni yolculuk, Forabandit’in müziğinin, bulunduğumuz coğrafyaya göre nasıl yenilenebileceğini gösterdi. Her liman, yeni arayışlara, temalara, politik tartışmalara, kendi iç yolculuğumuza dair pek çok dert ve derman kattı. Diğer yandan “akustik” bir grup olarak sürdürdüğümüz çalışmanın, organizatörler tarafından Trubadur-Âşık buluşması olarak tescillenmiş formatını kırma ihtiyacında olduğunu gördük. Başından beri, derdimizin tarihin bir döneminde söylenen güzel bir şiir ya da müziği diğerleriyle yanyana getirip icra etmek değil, o soluğu bugüne taşımak, ancak onu yeniden üretmek, yeniden ortaya çıkarmak, hatta hiç olmadığı bir formda yeniden yazmak olduğunu düşünüyorduk.

Bu arayış, 2013 yılında yeni bir albüm macerasına atılmamızı sağladı. Projenin ilk gününden bu yana konserlerimizde bizimle birlikte olan ses teknisyenimiz Pakito’yla yürüttüğümüz sahnesound’u arayışımız ve ilk albümde yazdığımız şarkılara yeni şarkılar ekleme ihtiyacı,“akustik”e nazaran daha dinamik bir ses evrenine yönelmemize yol açtı. Bu sayede akustik çalgılarla nasıl “punk” çalınabileceğini de öğrenmiş olduk. Örmeğin Cezayir konserimizde seyirciyle kurduğumuz interaktif ilişki, ilk kez orada yazmaya başladığımız ikinci albüm şarkılarının enerjisini belirledi; Forabandit, geri dönülmez bir biçimde, bir “Trubadur-Âşık projesi” olma durumundan, tamamen kendi söz ve müziğini, dinleyicilerin dinamizmiyle dillendiren, kendine özgü bir grubun müziğine dönüyordu. Sam’in ilk albüm boyunca espirisini yaptığı “diplomatik proje”, kanımca “transformatik” bir sürece girmişti.

Sam’le en önemli hedefimiz, yeni albümde kendi şarkılarımızı çalma/yazma kararlılığıydı. Bundan asla taviz vermeyecektik. Ancak kariyeri boyunca kendi şarkılarını yazmaya odaklanan Sam’in sözlerine, büyük bir umman olan geleneksel Alevi edebiyatından beslenen benim vereceğim karşılık ne olabilirdi? Bu soruyu fazla düşünmeden, içimden gelen her kelimeyi, Forabandit’in dünyasına katmaya başladım. Yeni albümde derdimiz olan tüm meseleler, tıpkı Alevi şiir kültünde olduğu üzere, zahiri ve batıni yanlarıyla şiirlere/sözlere girmeye başladı. Kendi yazdığım kısmıyla, bunlar ne kadar şiir, ne kadar “söz” ya da ne kadar “deyiş” olduğu uzun tartışma konuları belki, ama kendiliğinden oluşan şiir/söz formu, “deyiş”e yaklaşan sözlerin ilk adım olan Urum mahlasıyla, diğerlerinin ise mahlassız ortaya çıkmasına vesile oldu. Kim bilir yeni limanlarda bunlar neye dönüşür…

Yıldızlara Yolculuk

Lamekandan gelip ummana daldık
Işık olduk yıldız olduk mum olduk

2009 yılındaki buluşmanın temalarından birisi olan “liman” konusu, 2012 yılında başladığımız ikinci albüm çalışmaları için müthiş bir imge dünyasına bizi sürükledi. Hem Marsilya, İstanbul, Cezayir, Beyrut gibi liman kentleri, hem de o dönemde bize esin kaynağı olan bazı kişi ve yapıtlar, albümü tamamen bu kavram çerçevesinde oluşturmaya itti. Şilili yönetmen Patrico Guzman’ın “Nosthalgia For the Light” belgeseliyle başlayan macera, 19. yüzyılda, hayatının neredeyse tamamını hapishanelerde geçiren devrimci Louis Auguste Blanqui’nin “Eternity Through Stars” kitabına ve yıldızlardan yola çıkan “ebedi dönüş” kavramına; yıldızlardan Ömer Hayyam ve Baba Tahir’e; ebedi dönüşü Zerdüşt’le yenileyen Nietzsche’ye; bütün bunları tarih felsefesi yazılarında ele alan Walter Benjamin’in, Blanqui-Baudelaire göndermesine; Baudelaire’in liman, deniz ve yıldızlarla ilgili dizelerine; W.G. Sebald’in “Satürn’ün Halkaları”ndan Ehmede Xanî’nin “Keywan”ına; Nekropsi, Moussu T e Leis Jovents gibi müzik gruplarının şarkılarına kadar pek çok esin kaynağı, bu albümün oluşumunda bizimle birlikte oldu. Bahsi geçenlerin belki de hiçbiri “görünür” olarak şarkılarda yer almıyordu, ama tıpkı Patti Smith’in şarkılarındaki Rimbaud hayaleti ya da yukarıda değindiğim Kağan Güner’in resimlerindeki gibi, saydığım isimler ve yapıtları hayal ile büyü arasında hep oradaydı.

Albümün şarkılarını ortaya çıkarmak için Paris ve Marsilya’da yaptığımız iki “residency”de, neredeyse her gün boyunca tartışmış, nasıl bir müzik yapacağımızdan çok kendi kimliğimiz üzerine konuşmuş, hangi limana gitmek istediğimize karar verme aşamasına geldiğimizi anlamıştık. Yeni liman, ikinci albümü kaydedeceğimiz Studio Vega’ydı. Ancak bu kez “kuru” bir akustik sound yerine, yine temeli canlı çalınmış, ancak üçümüzün de kendi partisyonlarını genişlettiği, sıkı bir enerjisi olan dinamik bir albüm yaratmaktı. Forabandit’in, kendi sözünü çalıp söyleyen ve derdi olan bir müzik grubu olduğunu anlattığı yeni serüvenin ilk kapısı aralanmıştı. Beş yıllık macera sonrasında geldiğimiz liman, yeni yolculuklar için önemli bir geçiş noktasında olduğumuzu gösteriyordu. Bu durum bana, Anadolu’dan yola çıkıp Marsilya limanından Amerika’ya yol alan Ermeniler ya da tersine bir yolculuk yapanları hatırlatıyordu. Hepimiz bu yolda birer “forabandit” olmuştuk ama şarkıda söylediğimiz gibi “nemidoonem forabandit” (bilmiyorum forabandit)…

Maraş’tan Marsilya’ya

Denizlerle yıldızlarla
Yüze geldim bu limana

Yaptığım tüm müzik çalışmalarının temel referansı Maraş’ta aldığım müzik kültürüdür. Bunu derken, Maraş’ta herhangi bir müzik eğitim aldığım manası çıkmasın, asıl demek istediğim Maraş ve çevresinde icra edilen âşık müziklerinden Alevi-Bektaşi pirlerinin müziklerine, 2 hatta Alevi olmayan şairlerden Maraşlı yazarlara, o topraklardan çıkan kültür birikimini kastediyorum. Bütün bunlardan çok şey öğrendim, sonraki dönemde yaptığım her çalışmada bunların görünür/görünmez etkisi oldu. Maraş’ın özellikle 1978’deki katliam sonrasındaki kötü imgesi, orada doğmuş, büyümüş ve ailesi halen orada yaşayan birisi olarak benim gözümde hiçbir zaman olmadı. Yaşananları unutmuş değilim, ailemdeki derin yara izleri halen duruyor, ancak Maraş’ın farklı bir yüzünün daha olduğunu,  Ülkü Tamer’e selam göndererek, Maraş’tan öteye giden yolun uzun olduğunu söylemek istiyorum.

Maraş’ta başlayan maceram, önce İstanbul’a, daha sonra Marsilya limanına beni götürdü. İlginç bir şekilde, Forabandit’le Marsilya ve çevresinde gittiğimiz hemen her yerde bir Maraşlı (ya da daha spesifik olarak söylersek Pazarcıklı) bulmam zor olmadı. Maraşlılarla kimi zaman bir lokantada, kimi zaman konserde, kimi zaman ise trende yollarımız kesişti. Onlar benim orada ne yaptığımı hiçbir zaman anlamadı, ben de derdimi onlara bir türlü anlatamadım sanıyorum. Aradığımın derman değil dert olduğunu anlatabilsem belki biraz yol alabilecektik, ama nasip olmadı. Marsilya’da bir yandan gurbet elde, diğer yandan kendi topraklarımdan insanların yaşadığı bir yerde, ama aslında hepimizin “yabancı” olduğu bir limandaydık.

“Bu taşlar benim hayal gücümün katığıydı” diyor Walter Benjamin, Forabandit’in doğup büyüdüğü Marsilya için. Bugün Marsilya’ya her baktığımda, Benjamin’in ne demek istediğini daha iyi anlıyor gibiyim. Eski binaları ve limanıyla İstanbul’dan Marsilya’ya giden birisi için ilk başta Tarlabaşı, Karaköy ya da benzeri yerleri hatırlatan, Parislilerin, hatta tüm Fransa’nın ise “çöplük” dediği bu şehir her zaman heyecanımıza heyecan kattı, müziğimizi bugünlere getirdi. Limanından şehrin içlerine uzanan damarlarda, Akdeniz’in her soluğunu taşıyan Marsilya’nın taşları, yazdığımız her şarkının katığı oldu. Maraş’tan Marsilya’ya uzanan yolcu, sessizce bu limandan demir aldı.

1. Oksitan dili, günümüzde Güney Fransa başta olmak üzere, kısmen İtalya ve İspanya’da da konuşulan, Katalanca’nın büyük kardeşi sayılabilecek eski bir dil olarak özellikle ortaçağda yaşayan Trubadurların dili olarak ünlenmiştir. Günümüzde Oksitan diliyle ilgili kültürel ağırlıklı kimlik mücadelesi, genç müzisyenlerin bu konudaki çalışmalarıyla popüler hale gelmiştir.

2. Bu konuda bir yazı için bkz.: http://zezine.net/zanaat/ulas_ozdemir.html